Allâh Teâlâ, Resûlullâh’ı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Peygamberlikle şereflendireceği için, onu câhiliye devrinin bütün kötülüklerinden muhâfaza etmiştir. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyyet içinde geçmiştir. O’nun her zaman için fârik vasfı, “el-Emîn” ve “es-Sâdık” olmuştur.

Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetten önce de mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, emniyet ve güvenilirlikte en önde gelen, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran, O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Öyle ki Cenâb-ı Hak bütün iyi haslet ve meziyetleri O’nda topladığı için kavmi kendisine «el-Emîn» vasfını vermişti.[1]

Resûlullâh’a -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

“−Yâ Resûlallâh! Allâh’tan başkasına hiç ibâdet ettiniz mi?” diye soruldu.

“−Hayır!” cevâbını verdi.

“−Hiç içki içtiniz mi?” diye soruldu.

“−Hayır! Ben Kitap ve îmânın ne olduğunu bilmezken bile, onların yaptıkları şeylerin küfür olduğunu bilirdim.” buyurdu. (Diyarbekrî, I, 254-255)

Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çocukluğunda Allâh Teâlâ’nın kendisini nasıl koruduğunu şöyle anlatır:

“Kureyş çocuklarıyla berâber oyun oynarken bir yerden bir yere taş taşıyorduk. Çocuklar, izârlarını (alt elbiselerini) kaldırıp omuzlarına atmış, taşı onun üzerinde taşıyorlardı. Omzumun acımaması için ben de onlar gibi yapmak isteyince, kendisini görmediğim bir kuvvet bana canımı yakan bir yumruk vurup:

«−İzârını beline bağla!» dedi.

Ben de hemen izârımı belime bağladım. Arkadaşlarımın arasında sâdece ben, izârım belimde olduğu hâlde omzumda taş taşıdım.” (İbn-i Hişâm, I, 197)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kâbe yeniden inşâ edilirken amcası Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs -radıyallâhu anh-, taşların çıplak omzunu incitmemesi için Allâh Resûlü’ne:

“–İzârını omzuna koy!” dedi. Varlık Nûru, izârını omzuna koymak istediği sırada yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:

“–Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)

O zamanki cemiyette elbisesiz dolaşmak gâyet normal kabûl edilmesine rağmen, Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiçbir zaman hayâ sınırları dışında bir tavır sergilememiştir. Hadîs-i şerîfte de kaydedildiği gibi amcasının teşvîki ile böyle bir durumla karşı karşıya kaldığında ise Allâh Teâlâ tarafından muhâfaza edilmiştir.

Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, on iki yaşında bir çocuk iken kendisine Râhip Bahîra’nın:

“−Yavrum, Lât ve Uzzâ hakkı için soruyorum, cevap ver!” demesi üzerine;

“−Lât ve Uzzâ adına yemin ederek bana bir şey sorma! Vallâhi Ben, bunlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!” demiştir. (İbn-i İshâk, s. 54; İbn-i Sa’d, I, 154; Ayrıca bkz. Ahmed, V, 362)

Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:

Kureyş müşrikleri senede bir gün, tâzîm için Buvâne putunun yanında toplanırlar, geceye kadar kurban kesmek, saç kestirmek ve îtikâfa girmek sûretiyle merâsim yaparlardı. Ebû Tâlib de bu bayram için hazırlanmıştı.

Varlık Nûru, onlara iştirak etmekten kaçınınca amca ve halalarının kendisine son derece kızdıklarını gördüm.

Halaları:

“−İlâhlarımızdan yüz çevirdiğin için bir felâkete uğramandan korkuyoruz!” diyerek o kadar ısrâr ettiler ki, Fahr-i Kâinât Efendimiz onlarla berâber gitmek mecbûriyetinde kaldı.

Bir müddet gözden kayboldu, sonra korkudan benzi sararmış bir hâlde dönüp yanımıza geldi.

Halaları:

“−Başına neler geldi?” diye telâşla sordular.

O da:

“−Bana cin dokunmasından korkuyorum!” dedi.

Halaları:

“−Allâh Sen’i şeytanla mübtelâ kılmaz! Sen’de her türlü güzel haslet vardır. Söyle bakalım, görmüş olduğun şey nedir?” dediler.

Peygamberimiz:

“−Ben putun yanına her yaklaştığımda, beyaz ve uzun boylu bir adam temessül edip:

«–Ey Muhammed! Geri dön, ona sakın dokunma!» diyerek bağırıyordu!” buyurdu.

Bundan sonra Varlık Nûru, kendisine Peygamberlik vazîfesi verilinceye kadar onların bayram ve merâsimlerine aslâ katılmadı.[2]

Hazret-i Ali’nin -radıyallâhu anh- rivâyetine göre Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Ben, câhiliye insanlarının yaptıkları bir şeyi yapmaya iki defâ teşebbüs etmiştim. Ancak Allâh -azze ve celle-, beni onlardan muhâfaza buyurdu.

Bir gece, Mekke’nin yukarı taraflarında, Kureyşli birkaç gençle koyunlarımızı otlatıyorduk. Arkadaşıma:

«−Eğer koyunlarıma bakarsan, ben de diğer gençler gibi Mekke’ye gidip gece sohbetlerine katılayım.» dedim.

Arkadaşım:

«−Olur, nasıl istersen öyle yap!» dedi.

Bunun üzerine yola çıktım. Mekke’ye yaklaştığım zaman, def, kaval ve ıslık sesleri işittim.

«−Bu nedir?» diye sordum.

«−Falan erkek ile filân kadın evleniyor!» dediler.

Hemen oturarak o tarafa doğru bakmaya başladım. O esnâda Allâh -celle celâlühû- kulaklarıma bir ağırlık verdi ve oracıkta uyuyakaldım. Allâh’a yemin ederim ki, güneş üzerime doğuncaya kadar uyanamadım. Hemen dönüp arkadaşımın yanına geldim.

«−Ne yaptın?» diye sordu.

«−Hiçbir şey yapamadım!» dedim ve başımdan geçenleri ona anlattım.

Başka bir gece, aynı şey tekerrür etti. Ben yine Mekke’ye gece sohbeti için gittiğimde Allâh Teâlâ tarafından üzerime çöken ağırlıkla güneş doğuncaya kadar uyuyakaldım. Dönüp arkadaşımın yanına geldim. Rabbim beni Peygamberlikle şereflendirinceye kadar bunların hâricinde, hiçbir kötü şeye meyletmedim!” (İbn-i İshâk, s. 58-59; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 292)

[1] İbn-i Hişâm, I, 191; İbn-i Sa’d, I, 121.

[2] İbn-i Sa’d, I, 158.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları