Terbiyenin kişiye göre değişen sayısız yolları vardır.

Birisi de ve belki en güzeli de muhatabı şoke edecek bir davranış güzelliği ile onun vicdanının sesini duymasına vesile olabilmektir.

Ancak kimileri vicdanını o kadar kapatmıştır ki, bu sesi duyması imkânsız gibidir.

Böylelerine ceza neyi gerektiriyorsa verilmek durumundadır.

Bazen suçluya merhamet, daha büyük günahların ve zulümlerin teşvikine dönüşür.

Mü’min, firâsetiyle kime nasıl davranılması gerekeceğini sezebilecek bir gönül kıvamına erişmelidir. Bunun da yolu takvâyı[2] artırmaktır.

“Rivayete göre bir gece Şeyh Tâhâ’l-Hakkârî’nin kilerine bir hırsız girmiş ve un çuvalını sırtlayıp kaçmak istemişti.

Fakat hırsız kaldırmaya güç yetiremeyince, çuvalın ağzını açtı ve içinden bir miktar un boşalttı.

Tekrar kaldırmak için hamle ettiyse de başaramadı.

Yine boşaltıp kaldırmaya çalıştığı bir sırada, Tâhâ hazretleri kilere girdi. Çuvalın arkasından tutup:

“Evladım, yardım edeyim. Herhalde kaldıramıyorsun?” dedi.

Şeyh’in ayak sesini, ardından konuşmasını işiten hırsız, iyice korkmuştu.

Durumu farkeden Şeyh Tâhâ, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Haydi, ben yardımcı olayım da çuvalı sırtına yükleyelim; ama dikkat et, bizim adamlarımız görmesin. Belki seni üzerler. Bir daha da ihtiyacın olduğunda kilere değil, bize gel.

Biz senin ihtiyacını görelim.”

Hırsız bu müsamaha ve cömertlik karşısında çok etkilendi ve iyice mahcup oldu. Şeyhden af dileyerek onun bendeleri arasına katıldı.”[1]


[1] Tarık Velioğlu, Osmanlı’nın Manevi Sultanları, s. 303.

[2] Takvâ, Allah ve Resûlünün çizdiği sınırlar içinde kalarak kendimizi ilâhî azap ve gazaptan korumaktır. Diğer bir ifadeyle, nefsânî arzuları ma’kul ve maruf bir sınırda tutabilmek ve rûhânî yönümüzü güçlendirmektir.

Kaynak: Adem Ergül, 365 Lider Davranış, Erkam Yayınları