Gerçekte inandıkları ve bunu sözlü olarak dile getirdikleri hâlde bir kısım insan hayatlarına inançlarını yansıtamazlar. Bu durum ne benzer biçimde tehlikelere neden olur? İmanı yavaş yavaş yok eden tehlikeye dikkat!

Din samimiyettir. Bu samimiyetin birinci önceliği ALLAH’a karşı samimi olmaktır. ALLAH’a karşı samimi olmak, kişinin ALLAH’a ve O’nun koyduğu kâinat düzenine herhangi bir zorunluluk icabı değil, kendinden bir yönelişle uyması anlamına gelir. Sözgelimi şahıs, kış ulaştığında üşümemek için kalınca elbise, yazın da bunalmamak için ince elbise giyer. Buna kendisini kış ve yaz şartları zorlar. Bu şekilde davranmamak, kişiyi bazı hastalıklarla karşı karşıya getirebilir. Aynı davranışı şahıs, ALLAH rızası için de yapabilir. Mesela şöyleki düşünebilir: “Bu gövde ALLAH’ın bana bir emanetidir. Emaneti sağlam ve sıhhatli bir halde korumam gerekir. Bedeni sıhhatli tutmanın yolu da, ALLAH’ın dünyaya koyduğu şartlara uymakla olur. Öyleyse tabiatta mevcud şartlara uymam, aslen ALLAH’ın rızasına gore hareket etmem anlamına gelir.” Buna ALLAH’ın kâinata koyduğu kanunlara uygun yaşamak denir.

VERİLEN NİMETLERİN KIYMETİNİ BİLİYOR MUYUZ?

Öte taraftan ALLAH Teala, koyduğu düzenin ve verdiği nimetlerin kıymetinin bilinip bilinmediğini sınamak ister. Bunun için de kâinata koyduğu kanunlar haricinde insana yakarma türünden bazı ödevler yükler. Bu ödevler, yalnız kulun kulluğunu ölçmek içindir. Öteki bir ifade ile kulun ALLAH’a karşı samimiyetinin testten geçirilmesidir. Nitekim ALLAH Teala kullarına şöyleki seslenir: “Muhakkak ki, ben ALLAH’ım. Benden başka tanrı yoktur. Bana yakarma et ve beni anımsamak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14.) Sonraki ayette ise ALLAH’ın kıyamet günü insanlara inançlarındaki samimiyeti göstereceği ve kimin imtihanı kazanıp kimin kazanmadığını duyuru edeceği bildirilir. Ayetin devamında da, ALLAH’ın ölüm vakti ile kıyamet saatini gizlediği haber verilir. (bk. Tâhâ, 20/15-16.) Öyleyse insanoğlu samimi bir halde, dini yalnız ALLAH’a özgü kılarak inanır ve güzel işler yaparsa imtihanı başarı ile atlatmış olurlar. (bk. Zümer, 39/11,14.) ALLAH’ın insanlardan istediği de budur. Yüce ALLAH bu isteğini gönderilmiş olduğu peygamberler vasıtasıyla kullarına bildirmiş ve bu doğrultuda yaşayan kullarına mükâfat vaat etmiştir. Bu yüzden peygamber göndermesi ALLAH’ın kullarına rahmeti ve şefkatinin tezahürüdür. Nitekim son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s.) için Kur’an’da “Seni sadece âlemlere rahmet olasın diye yolladık.” (Enbiyâ, 21/107.) buyurulması bunun en açık delilidir.

SAMİMİYET EKSİKLİĞİ İBADETSİZLİĞE GÖTÜRÜR

Gerçekte inandıkları ve bunu sözlü olarak dile getirdikleri hâlde bir kısım insan hayatlarına inançlarını yansıtamazlar. Bunun birçok sebebi olabilir: İhmal, boşverme, görmezden gelme… Bunlar insanların tembellik ve kayıtsızlığından ileri gelir. İnancı yeterince kalbinde yer etmemiş olan insan, erteleme yoluna gider. İhmal dediğimiz işte bu inancın gereğinin yerine getirilmesinin ertelenmesidir. Bu hâl insanda yerleşince umursamazlığa dönüşür. Dönerek yerine getirme iradesini ortaya koyamadığından boşverme yoluna gider. Sonunda inancını görmezden gelme, hatırlatacak kişilerden ve yerlerden uzak durma psikolojisi insanı kaplar. Tüm bunlar insanoğlunun ALLAH’a karşı samimiyetindeki eksiklikten ileri gelmektedir. Bu içtenlik eksikliği vakit içinde inançlarda aşınmaya neden olur. Bu aslen adım adım insanoğlunun inanç noktasında bir boşluğa doğru kaymasıdır. Fakat bu kasıtlı bir tercih olmadığından dolayı mazur görülebilir. En azından böylesi bir hâl içinde olan kişiye inançsız denemez. Kur’an’da inancı ifade eden “inanç” kelimesi ile dinin ergonomik tarafını ifade eden “amel” teriminin ayrı ayrı zikredildiği bir gerçektir. Sadece vahyin bütünlüğü çerçevesinden bakıldığında inanç ile amelin ayrılmaz bir bütünü ifade etmiş olduğu de bir gerçektir. Şu sebeple amel imanın tezahürü, inanç da amelin dayanağıdır. Bunu, bir bakımdan insanoğlunun ruh-beden bütünlüğü benzer biçimde değerlendirmek de mümkündür. Iyi mi ki, ruh-beden bütünlüğünün bozulması, insanoğlunun ölümü doğrusu yaşamının sona ermesi anlamına geliyorsa, Kur’an’daki iman-amel ilişkisi de böylesi bir bütünlüğü ifade etmektedir. Amelsiz bir inanç düşünmek, inançsızlık değilse de inanca karşı açık bir kayıtsızlığa doğru kaymaktır.

Eskiler “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” demişlerdir. İbadetten uzak duran insan gözden kaybolmuş yada ALLAH ile irtibatını zayıflatmış anlamına gelir. Yüce ALLAH Kur’an’da “Beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım…” (Bakara, 2/152.) buyurmaktadır. Bu anımsama ise Yüce ALLAH’ın Hz. Peygamber (s.a.s.) vasıtasıyla bildirdiği ibadetlerle gerçekleşir. Şu sebeple insanoğlunun Rabbi ile irtibatının en kuvvetli olduğu anlamış olur ibadetle geçen zamanlardır. Yüce ALLAH rahmeti ve şefkati gereği insanoğlunun tüm zamanını ibadete hasretmesini istemiyor sadece belli vakit dilimlerinde hatırlanmasını da lüzumlu görüyor. Bunu yapmayan insan, gözden ıraklaşarak gönülden de çıkma rampasına girmiş anlamına gelir. Bu ıraklaşmanın bilgili bir tercihe dönüşmesi ise kronik inançsızlığın başlangıcı anlamına gelir.

BİLİNÇLİ İBADETSİZLİK DEİZMİN BAŞLANGICIDIR

Tarihten günümüze bazı insanların, inanılmış olduğu hâlde inanmamış benzer biçimde yaşamayı arzuladıkları bir gerçektir. Çağıl zamanlar bu durumun en oldukça görüldüğü ve yaşandığı bir devrin adıdır. Bu arzu, yukarıda olduğu benzer biçimde tembellik ve kayıtsızlığın değil, bilgili bir tercihin ürünüdür. Bir başka deyişle bu, aslen taammüden inancın gereğini yapmama hâlidir. Eskiden bir kısım Batınî/Haşhaşî, dinin namaz, oruç ve zekât benzer biçimde vecibelerini kendilerince yorumlayarak bu ibadetleri yapma sorumluluğundan kurtulduklarını düşünürdü. Bugünün insanı ise bilhassa ibadetlerin çağdaş yaşam içinde yerine getirilmesinin zorluğunu dile getirmektedir. Hatta açıkça “ibadetsiz bir din olması” arzusunu dışa vurmaktadır. Şu sebeple onlara gore ibadetler yaşamı kısıtlamakta, gündüz emek harcamayı ve gece eğlenceyi bölmektedir. Dolayısıyla onlara gore yakarma, özgürlük için bir çekince ve tehdit unsuru olmaktadır. Öyleyse dinin pratikleri olan ibadetler, insanoğlunun yaşamını minimum düzeyde işgal etmeli, hatta mümkünse bütünüyle yaşamdan çekilmelidir. Bu yüzden düzeltim hareketleri ile Hristiyanlık çağdaş yaşamın gereklerine gore tekrardan dizayn edilmiştir. Bu hareket sonuçta deizm denilen Tanrı’nın dünya ile alakasını kesmek suretiyle tanrısal müdahaleye kapalı bir dünya oluşturmak düşüncesine götürmüştür.

XIX. yüzyıldan beri İslam ile ilgili de benzer talepler bulunmaktadır. Nitekim Abdullah Cevdet benzer biçimde bazı çağdaş vakit aydınları, içtihadı bir düzeltim aracı benzer biçimde kullanmaya kalkışmışlar ve bu yolla İslam’da düzeltim denemelerinde bulunmuşlardır. Şu sebeple dinin vecibeleri ve etik ilkelerinin, günah ve sevap karşılığına bağlanması, bu şekilde düşünen kişileri rahatsız etmektedir. Bu kişiler her ne kadar ALLAH’a ve dine inandıklarını sözlü olarak dile getirseler de ibadetleri yerine getirmek söz mevzusu olduğunda tercihlerini aksi yönde kullanmaktadırlar. Namaz kılmayı, iş kaybı yada iş akışını aksatıcı bulurken oruç tutmanın, verimliliği azalttığını düşünürler. Zekâtı ise bazı insanlara haksız ve emeksiz kazanç sağlama yolu olarak görürler. Bilhassa ibadetleri işlerine geldiği şekilde yorumlayıp kendilerine gore bazı önerilerde bulunurlar. Onlara gore namaz kılmak, boş vakitleri değerlendirmektir. Şu sebeple eskiden insanoğlu günümüzdeki kadar yoğun çalışmıyorlardı. Bu yüzden namaz kılmaya, oruç tutmaya zaman bulabiliyorlardı. Yoğun bir emek harcama uğraşısı içinde bulunan bugünün insanının ibadete ayıracak vakti yoktur. Dönemin değişmesi dinin değişmesini bununla beraber getirir. Çağıl yaşam yenilik anlamına gelir. Eskiler ve eski alışkanlıklar geride bırakılmalı ve terk edilmelidir.

Bu fikir biçimi, bilgili ve kasıtlı bir tercih olması dolayısıyla inançsızlığa doğru bir kayışın göstergesidir. Şu sebeple din bölünme ve parçalanma kabul etmez. Böylesi iddia ile ortaya çıkanlar Kur’an’da şöyleki tasvir edilir: “Şimdi siz ey müminler bunların size inanacaklarını mı bekliyorsunuz? Onlardan bir kısmı var ki, ALLAH’ın kelamını dinlerler, gerçekte ne işe yaradığını kavradıktan sonrasında dönerek onu bile bile değiştirirler.” (Bakara, 2/75.)

Hak olsun batıl olsun dünya tarihinde yakarma yönü bulunmayan bir din bulmak mümkün değildir. Her dinin kesinlikle ibadetleri vardır. Aslına bakarsan Batı’da gelişen ve insan tabiatına uygun din diye ortaya atılan ‘organik din’ fikri yürümemiştir. ‘İnsanlık dini’ adı verilen pozitivist dinin de yaşama şansı olmamıştır. Kâinata ve insana karışmayan bir tanrı inancını öneren ‘deist’ din anlayışının kısa zevklere yanıt vermesinin ötesinde uzun ömürlü olması beklenmez. Aslına bakarsan vahiysiz, peygambersiz ve kitapsız bir dini insanların kabul etmesi ve sürdürmesi söz mevzusu olmaz. Bu tür bir anlayış bir ihtimal kısa vadeli arzularının yerine gelmesine yada gündelik zevklerin sarhoşluğuna vesile olabilir fakat uzun solukta bu tür çağdaş hücum ve düzeltim önerilerine direnen dinin hayatta kalacağı ve yaşayacağı açıktır.

DEİZMİN SON DURAĞI ATEİZMDİR

İbadetin terkinin vakit içinde ibadetsiz bir din anlayışına götürmesi, insanoğlunun inancına karşı da umursamaz bir tavır almasına yol açması kaçınılmazdır. Her ne kadar bir tanrıya inandığını söylese bile bu tanrının İslam’ın yada müesses dinlerin Tanrı’sı olmadığı açıktır. Bu anlayışta hiçbir işe karışmayan, köşesine çekilmiş, çağdaş zamanların deyimi ile “emekliye ayrılmış bir tanrı” söz mevzusudur. Bu tanrının insan bakımından bir kıymeti ve saygınlığı da söz mevzusu değildir yada var ise bile bunun vakit içinde yok olup gitmesi kaçınılmazdır. Nietzsche’nin çıkıp “tanrı öldü” demesi işte böylesi bir tanrının ölüm fermanının verilmesidir. Bu tanrıyı kendileri zihinlerinde yarattılar sonrasında da ölüm fermanını yazdılar. Şu sebeple Nietzsche’nin “öldü” söylediği tanrı, İslam’ın yada müesses dinlerin Tanrı’sı değil, çağdaş vakit insanının zihninde oluşturduğu muhayyel bir tanrıdır.

“Peygamberleri onlara dediler ki: Gökleri ve yeri yaratan ALLAH hakkında bir kuşku mi var? Günahlarınızı affetmek için sizi çağırıyor ve size ecel vaktinize kadar mühlet veriyor.” (İbrahim, 14/10.) “Deki ey Peygamber: Gökleri ve yeri yaratan ALLAH’tan başka tanrı mı edineyim? O ALLAH, her insana yiyeceğini veren fakat kendisi yiyeceğe ihtiyacı olmayandır. Gene onlara de ki: Müslüman olanların ilki olmam ve ALLAH’a ortak koşanlardan olmamam bana emredildi.” (En’âm, 6/14.)

Kaynak: Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi – diyanetdergi

NEDEN İBADET EDERİZ?

İBADETE TEŞVİK