İmanın tadına iyi mi varılır? İmanın tadına erdiren hususlar nedir? 

İmanın tadı ile ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması..

1- Hz. Enes’ten (r.a.) rivâyet edildiğine gore Peygamber şöyleki buyurmuştur:

“Üç şey vardır ki; bunlar kimde bulunursa o şahıs imanın tadını alır:

ALLAH ve Resûlü’nü, her şeyden oldukca sevmek.

Sevdiğini bir tek ALLAH için sevmek.

ALLAH kendisini sövgü bataklığından kurtardıktan sonrasında, yeniden küfre dönmeyi, ateşe atılmak kadar korkulu ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân, 14; İkrah, 1; Edeb, 42; Müslim, Îmân, 67. Ek olarak bkz. Tirmizî, Îmân, 10/2624)

2- Abdullah bin Muâviye’den (r.a) rivâyete gore Nebiyy-i Ekrem şöyleki buyurmuştur:

“Üç şey vardır ki, kim bu tarz şeyleri yaparsa imanın tadını almış olur:

Tek olan ALLAH’a kulluk edip, O’ndan başka ilâh olmadığına inanmak,

Her yıl malının zekâtını gönül hoşluğuyla, isteyerek vermek,

Zekât verirken de malın yaşlı, uyuz, hasta ve zayıfını değil, orta derecesinden vermek. Zira ALLAH, sizden mallarınızın en iyisini istemiyor, sadece kötüsünü vermenizi de emretmiyor.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 5/1582)

3- Abbâs bin Abdülmuttalib (r.a.), Efendimiz’in şöyleki buyurduğunu işitmiştir:

“ALLAH’ı Rab, İslâm’ı din, Muhammed’i (s.a.v) Peygamber olarak benimseyip onlardan râzı olan şahıs, imanın tadını almıştır.” (Müslim, İman, 56; Tirmizî, Îmân, 10/2623; Ahmed, I, 208)

4- Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine gore Resûlullah şöyleki buyurmuştur:

“Harama bakış, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim ALLAH korkusu sebebiyle onu terk ederse, Yüce ALLAH bu davranışına karşılık ona, kalbinde halâvetini hissedeceği bir inanç bahşeder.” (Egemen, IV, 349/7875; Heysemî, VIII, 63)

5- Ebû Hüreyre’den (r.a) şöyleki naklediyor:

ALLAH Resûlü:

“–İmanınızı yenileyiniz!” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm:

“–Ey ALLAH’ın Resûlü, imanımızı iyi mi yenileyelim?” diye sordular. Resûlullah da:

“–«Lâ ilâhe illallâh» sözünü çokça söyleyiniz!” yanıtını verdi. (Ahmed, II, 359; Egemen, IV, 285/7657)

HADİSLERİN AÇIKLAMASI

İman ile İslâm’ın kıymeti hiçbir vakit tartışılmaz. Sadece bunların da dereceleri vardır. Kimi insanoğlu, üstlerine düşen vazifeleri asgarî seviyede yaparken, kimileri de büyük bir ihlâs, aşk ve heyecân içinde daha fazlasını ve en iyisini halletmeye çaba eder. İşte böyleleri, imanın rûhâniyetini ve İslâm’ın lezzetini gönüllerinde hisseden kimselerdir. Kalbleri mutmain olmuş ve inançları iyice sağlamlaşmıştır. Yaptıkları amellerden büyük bir haz ve lezzet alırlar. ALLAH ve Rasûlü’nün tüm emirlerini sevmiş olarak ve isteyerek yerine getirirler. İslâm uğruna meşakkatlere katlanmaktan çekinmezler. ALLAH ve Resûlü’nün rızâsını kazanmayı, her şeyin önünde tutarlar. Dinlerini dünya menfaatleri karşısında satmazlar. Âhireti de dünyadan ilkin düşünürler.

Onların bu heyecânı, ilk olarak ALLAH ve Resûlü’nü, annelerinden, babalarından, evlatlarından, tüm insanlardan, mallarından ve hatta kendi canlarından bile daha oldukca sevmelerinden doğar. Nitekim bu heyecanın zirvesinde olan ashâb-ı kirâm, ALLAH Resûlü’nün en küçük bir arzusuna dahî, “Anam, babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah!” diye mukâbele ederlerdi. Zâten Cenâb-ı Hak da muhabbetin bu şekilde olmasını arzu etmektedir.

Âyet-i kerimede şöyleki buyrulur:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz tecim, hoşlandığınız meskenler size ALLAH’tan, Resûlü’nden ve ALLAH yolunda cihât etmekten daha sempatik ise, artık ALLAH emrini getirinceye kadar bekleyin. ALLAH fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe 9/24)

İnsan, ALLAH ve Resûlü’nü gönülden sevince, onlarla alâkalı şeyleri de sever. Zira seven, sevdiğinin her şeyine muhabbet besler. Muhabbeti gönlüne yerleştirince de o uğurda yapılacak tüm işler onun için kolaylaşır. ALLAH ve Resûlü’nü râzı edecek sâlih ameller, bir lezzet hâline gelmiş olarak zevkle îfâ edilir. Sevilecek öteki varlıklar da artık bir tek ALLAH için sevilmeye başlanır. Nefret ve hiddet ALLAH için duyulur. Dünyadaki her şey, ALLAH rızâsı istikâmetinde bir yön kazanır.

İmanın zevkine varan Müslüman, kendisini ALLAH ve Resûlü’nden ayıracak tüm söz ve davranışları, alevden daha yakıcı ve azap verici bulur. İmanın cennete, küfrün de cehenneme götürdüğünün idrâki içinde olur. Dolayısıyla, dinden ve ALLAH rızâsından uzaklaştıracak şeylerden şiddetle sakınır. Hatalardan, günahlardan ve gafletten kurtulmak için tüm enerjisini sarfeder. Zira işlenen her bir günah cennetten bir adım uzaklaşmak anlamına gelir. Günahlar arttıkça, aden ile insanoğlunun arasına aşılmaz mesafeler girmiş olur…

Bu tarz şeyleri idrâk eden her mü’min, ALLAH’a ve Resûlü’ne yaklaştıracak amellere sıkı sıkıya sarılmış olur. İbadetlerine duyarlılık gösterir. Bazı insanlara zor gelen namaz, oruç benzer biçimde ibadetleri şevkle îfâ eder. Bilhassa, nefsin en oldukca zorlandığı zekâtı da her yıl büyük bir yakarma vecdiyle ve fukarâya teşekkür edâsı içinde verir. Bundan da en küçük bir sorun duymaz, aksine ferahlık duyar. Bu hâl, mü’mini zekâtı, sadakası ve infaklarıyla iki cihan saadetinin yolcusu eyler.

İMANIN TADINI HİSSETTİRECEK AMELLER

İkinci hadisimizden anlaşıldığına gore, imanın lezzetini duymak isteyen mü’min, zekât verirken isteksiz davranmamalıdır. Gönül hoşluğuyla vermelidir. Zîrâ ALLAH yolunda infâk ederken isteksiz hareket etmek münâfık ve kâfirlerin alâmetidir. Cenâb-ı Hak şöyleki buyurur:

“Kendilerinden infaklarının kabul olunmasına mânî olan da sırf şudur: Bu sebeple bunlar ALLAH’ı ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve namaza sadece üşene üşene geliyorlar, verdiklerini de sadece istemeyerek veriyorlar!” (Tevbe 9/54)

Gönül hoşluğuyla infâk eden şahıs bir de malının en iyisinden verirse ne âlâ! Zira âyet-i kerimede:

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe aslâ “birr”e (kısaca hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz, ALLAH onu hakkıyla bilir” buyrulmaktadır. (Âl-i İmrân 3/92)

Bunu yapamıyorsa, malın kötüsünü de vermemelidir, hiç olmazsa orta hâllisinden infâk etmelidir. Mü’min her hususta olduğu benzer biçimde burada da takva ve firâsetle hareket etmeli, malını ölçüsüz kullanarak âilesini muhtaç duruma düşürmemelidir.

Öteki bir rivâyette Resûlullah, imanın tadını hissettirecek amelleri zikrederken, zekâtla ilgili iki maddeyi birleştirip üçüncü olarak:

“…Bir de kulun nefsini tezkiye etmesi” buyurmuştur.

Ashâb-ı kiramdan bir şahıs:

“–Kişinin nefsini tezkiye etmesi ne anlamına gelir, ey ALLAH’ın Resûlü?” diye sorunca da:

“–Nerede olursa olsun ALLAH’ın kendisiyle birlikte bulunduğunu bilmesi” buyurmuştur. (Taberânî, Sağîr, I, 334/555; Beyhakî, Şuab, V, 9/3026)

Resûlullah başka bir hadis-i şerifinde şöyleki buyurmuştur:

“Nerede olursa olsun ALLAH Teâlâ’nın yanında bulunduğunu bilmesi, kişinin imanının üstünlüğünden doğar.” (Beyhakî, Şuab, II, 200/727)

Mü’min, dünyayı âhiretin tarlası olarak gördüğünden, tüm amellerini Hak rızâsı için îfâ etmeli, dünyanın geçici ve son aşama kısa bulunduğunun idrâki içinde bulunmalıdır. Bu şuura haiz olduğunda, öteki insanlara zor görülen davranışlar, ona oldukça kolay gelir. İnsanları affederek, haklı bile olsa münakaşaya girmez, aşırı istekli davranmaz, en zor anlarda dahi hîleye başvurmaz.

İMANIN TADINA NASIL VARILIR?

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) şöyleki der:

“Kimde şu üç husus bulunursa imanın tadını alır:

Haklı bile olsa münakaşaya girmemek, şakadan bile olsa yalan söylememek ve ALLAH’ın yazdığı şeyin kesinlikle başına geleceğini ve yazmadığı şeyin de kesinlikle başına gelmeyeceğini bilmek.” (Heysemî, I, 55. Ek olarak bkz. Ahmed, V, 317)

İmanın tadını alan bir mü’min, gönlünde ALLAH’a, İslâm’a ve Efendimiz’e beslediği muhabbet ve rızâ hâli sebebiyle, yabancı görüş, fikir ve ideolojilere heves etmez. Sağdan soldan esen fânî ve nefsânî rüzgârlara kapılmaz. Bu sebeple o, kendi inancının tüm inançlardan üstün bulunduğunu bilir ve bunun itmi’nân ve huzûru içinde yaşar. Nefsi mutmain ve gönül âlemi muhabbetle doludur. Bu sebeple, İslâm’dan başka hiçbir görüş ve düşünceye tenezzül etmez. Alnı açık bir halde inancını yaşar, bu hususta kimsenin kınamasına ve ayıplamasına da aldırmaz.

Bu kıvama ulaşan şahıs, kimi zaman gaflete düşerek yanlış bir hareket yapsa bile derhâl kendine gelir ve ALLAH’tan, İslâm’dan ve Peygamber Efendimiz’den râzı olmanın neyi gerektirdiğini derhal algı ederek onu halletmeye koyulur. Şu hâdise, bunun güzel bir misâlidir:

Bigün Hz. Ömer (r.a.), elinde bir kısım Tevrât sayfaları ile Peygamber Efendimiz’e gelip:

“–Ey ALLAH’ın Resûlü! Bunlar Tevrat’tan bazı kısımlar. Onları Zurayk Oğulları’na mensup bir arkadaşımdan aldım” dedi.

Peygamber Efendimiz’in yüzünün rengi birden değişiverdi. Bunun üstüne Abdullah bin Zeyd (r.a), Hz. Ömer’e (r.a.):

“–ALLAH senin aklını başından mı aldı? Rasûlullah’ın yüzü ne hâle geldi, görmüyor musun?” dedi.

Hatâsını anlayan Hz. Ömer (r.a) derhal:

“–Rab olarak ALLAH’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Muhammed’den (s.a.v), önder olarak Kur’ân’dan râzı olduk” dedi.

Bunun üstüne ALLAH Resûlü’nün yüzünde güller açtı, üzüntüsü gitti. Sonrasında da şöyleki buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan ALLAH’a vallahi billahi ki, eğer Mûsâ (a.s.) aranızda olup da ona uyarak beni terk etseydiniz, derin bir dalâlete düşmüş olurdunuz. Siz ümmetler içinde benim nasîbimsiniz, ben de peygamberler içinde sizin nasîbinizim.” (Ahmed, III, 470; Heysemî, I, 174. Krş. Dârimî, Mukaddime, 39/441)

Ne güzel nasîb! O şekilde bir nasîb ki, şükründen âciziz!

İmanın halevetini gönlünde hissetmiş olan mü’minlerin belli başlı vasıfları, Enfâl Sûresi’nde şöyleki zikredilir:

“Gerçek mü’minler iseniz ALLAH’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, ALLAH’a ve Resûlü’ne itaat edin! Mü’minler sadece, ALLAH zikredildiğinde kalpleri titreyen, kendilerine ALLAH’ın âyetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rab’lerine tevekkül eden kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak eden kimselerdir.” (Enfal 8/1-3)

Rahatlık ve itmi’nâna ermiş olan bu kulların vasıflarından bir kısmı da, Furkân Sûresi’nde şu şekilde haber verilir:

“Rahman’ın (özgü) kulları, yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara söz attığında (incitmeksizin); «Selâm!» der (geçerler). Gecelerini Rab’lerine secde ederek ve kıyamda durarak geçirirler.” (Furkân 25/63-64)

(O kullar) kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (Furkân 25/73)

İmanın tadını alabilmenin en önemli şartlarından biri de, günahlardan yüz çevirmektir. Görünüşte tatlı ve hoş görünen, lâkin hakikatte zehir ve pislikten başka bir şey olmayan günahlardan korunmasını bilen mü’minlere Cenâb-ı Hak o şekilde bir inanç lûtfeder ki, onun doyumsuz tadını daha bu dünyada iken kalplerinde hissederler. Böylece hem iblisin zehirli okundan korunmuş, hem sevap kazanmış, hem de imanlarını kuvvetlendirip güzelleştirmiş olurlar.

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan merhametini gösteren şu hadis-i şerif, günahı terk eden mü’minler için büyük bir müjde ihtiva etmektedir:

“Kim bir fenalık yapmak ister de sonrasında ondan vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu, muhteşem bir iyilik olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk, 31; Müslim, Îmân, 207, 259. Ek olarak bkz. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîr, 6/3073)

Bir Müslüman, günahlardan kaçıp ibadetlere sarılmak ve takvâ sahibi olmak sûretiyle imanın tadını aldıktan sonrasında artık onu muhâfaza etmeye ve geliştirmeye çaba sarfetmelidir. Bu da ALLAH Rasûlü’nün tavsiyesi suretiyle, farzlara ilâveten yapılacak nâfile ibadetler, ALLAH yolunda hizmetler ve zikr u tesbîh ile mümkündür. Nitekim beşinci hadisimizde Resûlullah, imanı “Lâ ilâhe illallâh” zikriyle yenileyip kuvvetlendirmeyi tavsiye buyurmaktadır. Zâten âhirette Efendimiz’in şefâati yardımıyla en fazla mes’ûd olacak kimseler de büyük bir ihlâsla kalplerinden “Lâ ilâhe illallâh” diyenlerdir. (Buhârî, İlim, 33; Rikâk, 51)

Bu Kelime-i Tevhîd”i hayatlarının her safhasına yansıtabilenlerin kalpleri, neticede Cenâb-ı Hak ile beraberlik nimetine nâil olur.

Hadis-i şeriflerden anlaşıldığına gore, imanın tadına erebilmenin esas şartı, muhabbet, rızâ ve teslîmiyettir. Dikkatle incelendiğinde, aslına bakarsak dînimizin de bu esaslar üstüne tesis edilmiş olduğu görülür. Cenâb-ı Hak şöyleki buyurur:

“De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbî olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh Ğafûr ve Rahîm’dir/son aşama mağfiret ve acıma edicidir.” (Âl-i İmrân, 31)

İmanın tadını alabilmesi için kişinin, sevilmiş olduğu ve buğzettiği kimselere de oldukca dikkat etmesi lâzımdır. Müslüman, felâha erebilmek için muhabbet ve nefreti yerinde kullanmasını bilmelidir. ALLAH’ın sevilmiş olduğu şeyleri sevip, sevmediği şeyleri de sevmemek, ne güzel bir kulluktur.

Bu açıdan bakıldığında meselâ, bir kâfirin inkâr ve dinsizliğini görmezden gelip beşerî bir meziyetine bakarak ona alâka duymak ve iltifatta bulunmak, büyük bir çekince ihtivâ etmekte ve kalbe zarar vermektedir. Bu şekilde yapıldığı takdirde, o inançsız kişinin hâli tasvîb edilmiş ve îtibârı yüceltilmiş olur. Hâlbuki inanç olmadan öteki meziyetlerin hiçbir kıymeti yoktur.

Meselâ bir kâfir, bazı artam ve kâbiliyetlere haiz olabilir ve bir ekip dünyevî başarılar elde edebilir. Bilgili bir insan, büyük bir kahraman vs. olabilir. Onun hakkında “inançsızlığı bir tarafa, sadece oldukca iyi bir kahramandır, hakkını vermek lâzım” benzer biçimde düşünce yürütüldüğünde, gönüller ona doğru kayabilir. Bu da insanların gözünde imanın ehemmiyetini zayıflatır ve o kimsenin fena hâlinden etkilenmeye sebep olur.

KALBİ EĞİTİM ŞART

Öteki taraftan, imanın tadını alabilmek için de, kalplerde inanç muhabbeti filizlenmelidir. Cenâb-ı Hak, buna işaretle şöyleki buyurur:

“…ALLAH size imanı sevdirdi ve onu gönüllerinizde süsleyip güzelleştirdi. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurât 49/7)

Âyetten anlaşıldığına gore, inanç etmek ve onun tadına varabilmek için yalnız data kafi değildir. Zira Cenâb-ı Hak, Benî İsrâîl âlimlerini örnek vermiş ve onları, “kitap yüklü merkepler”e benzetmiştir. (Cumâ 62/5)

Öyleyse, bilgiyi kalbe nakşedip, oradan davranışlara intikal ettirmek gerekir. Bunun için de kalbî eğitim zarûrîdir. Aynı şekilde kalbin ulvî meziyetlere istikametlenmesi lâzımdır. Kalp bu hâle ulaşınca, Cenâb-ı Hak ona satırlardan alamadığı şeyleri öğretir.

İMAN MUHABBETİ

Bir arzunun eylem ve davranışa dönüşebilmesi için data yanında sevmek de gereklidir. Bundan dolayı dinin başı muhabbet olmuş ve Resûlullah, ALLAH Teâlâ’dan inanç muhabbeti talep etmiştir:

“ALLAH’ım, bizlere imanı sevdir ve kalblerimizi imanla süsle! Küfrü, fıskı ve isyânı bizlere çirkin göster. Bizi hakikatı bulanlardan eyle!” (Ahmed, III, 424)

Asr-ı Saâdet’te, muhabbetle inanç birleşerek ashâbın gönlüne yerleşmişti. Bu sâyede onlar altın nesil hâline gelmişlerdi. Onları takip eden evliyâullah da imânın tadını kalplerinde hissettiler. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:

“Âbidler için geceleyin tapınmak, gâfillerin eğlencesinden daha lezzetlidir” demiştir.

İMANIN TADINI ALMANIN ŞARTI

İbrahim bin Ethem Hazretleri de:

“Vallâhi biz o şekilde bir lezzet içindeyiz ki, bu lezzeti hükümdarlar bilmiş olsaydı, onu elimizden almak için bizlere karşı kılıçlarını çekip harp duyuru ederlerdi” demiştir.

Hâsılı, imanın tadını alabilmek için muhabbeti yerinde ve doğru olarak kullanmak şarttır. Bu husus, İslâm’ın en temel kâidelerinden biridir.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Efendimizden Yaşam Ölçüleri, Erkam Yayınları