Kadere îman ve Allâh’a tevekkül eden bir müslümana, korkaklık ve zillet aslâ yakışmaz. Müslümana yakışan, tedbiri elden bırakmamak kaydıyla; cesaret, yiğitlik ve metânettir.

Korkaklık, canını gereğinden fazla sevmiş olarak bir kısım ilâhî emirleri îfâdan kaçınmaktır. Meselâ karşılığında Aden vaad edilmiş bir kahramanlık olan ALLAH yolunda cihâdı terk etmek; korkaklıktır. Tebliğde bulunmak, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak emredilmişken, fânî yaşamın gel-geç sevdâlarıyla oyalanmaya dalıp gönülleri İslâm ile buluşturmaktan geri durmak; korkaklıktır. Mazlumların, hisli yürekleri yakan sessiz feryatlarına kulak tıkamak ve onları görmezden gelmek; korkaklıktır.

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) DUASI

Sa‘d bin Ebî Vakkasradıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine nazaran Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz namazlardan sonrasında şu duâ ile Allâh’a ilticâ ederdi:

“Allâhım! Korkaklıktan, cimrilikten Sana sığınırım. Erzel-i ömürden (başkalarına muhtaç olunan ihtiyarlıktan) Sana sığınırım. Dünya fitnesinden Sana sığınırım. Mezar fitnesinden Sana sığınırım.” (Buhârî, Cihâd 25, Daavât 37, 41, 44)

CESARET VE METÂNET ÖRNEĞİ EFENDİMİZ (S.A.V)

ALLAH Rasûlüsallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha büyük bir şecaat sahibi düşünülemez. Nitekim Hazret-i Aliradıyallâhu anh– şöyleki der:

“Biz Bedir’de, ALLAH Rasûlü’ne sığınıyorduk. O gün kendileri, düşmana en yakın olanımız, insanların en yürekli ve metânetli olanı idi.” (Ahmed, I, 86)

Abdullah bin Ömerradıyallâhu anh– da:

“Rasûlullah Efendimiz’den daha eli bol, daha yiğit, daha şecaatli bir kimse görmedim!” demiştir. (İbn-i Sa’d, I, 373)

Muhammed bin Meslemeradıyallâhu anh– şâhit olduğu bir hâdiseyi şöyleki nakleder:

Kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm ki, müslümanlar Uhud’da bozuldukları vakit, dağa doğru kaçıyorlardı. Rasûlullah da arkalarından:

“–Ey filân! Bana doğru gel. Ey filân, bana doğru gel. Ben Rasûlullâh’ım!” diye sesleniyordu. (Vâkıdî, I, 237)

Bu hakîkati beyan sadedinde Cenâb-ı Hak şöyleki buyurmaktadır:

“O vakit siz, harp sahasından hızla kaçıyor ve hiç kimseye dönerek bakmıyordunuz. Allâh’ın Rasûlü ise (büyük bir cesaret ve şecaatle olduğu yerde durarak) arkanızdan sizi çağırıyordu…” (Âl-i İmrân, 153)

RESUL İKLİMİNDE YETİŞMİŞ YİĞİTLER “SAHABÎ EFENDİLERİMİZ”

Korkaklığın en çirkin ve iğrenci, düşman karşısındaki korkaklıktır. Korkaklığın bertarâf edilmesi için, ALLAH’tan korkmak îcâb eder. Zira gönüllerde ALLAH’tan korku arttıkça, fânîlerin korkusu azalmaya adım atar ve nihayet hükmünü kaybeder.

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çeşitli krallara İslâm’a çağrı mektubu göndermek istediğinde; “Kim götürecek?” diye sordurulmuş olduğu vakit birçok genç kalkar;

“–Yâ Rasûlâllah! Bu şerefi bana bahşet!” derlerdi.

“Şu çölleri iyi mi aşacağım, kralların göz işaretine bakan cellâtların karşısında bu mektubu iyi mi okuyacağım?!.” diye düşünmezlerdi. Îmanın kazandırdığı büyük bir teslîmiyet ve coşku içinde şevkle yola koyulurlardı. Kralların huzuruna dimdik bir vaziyette çıkarlar ve cellâtların hunhar bakışlarından hiçbir ürperti duymazlardı. Efendimiz’in İslâm’a çağrı mektubunu, canları pahasına da olsa yüksek bir cesaret ve vakar ile okurlardı.

Nitekim Pers/İran kralının parçalattığı elçi, öldürüleceğini sezdiği hâlde korkuya kapılmamış ve asla çekinmeden Hazret-i Peygamber’in mektubunu başından sonuna kadar okumuştu.

Bu sebeple ALLAH ve Rasûl’ünün muhabbeti, onlarda fânîlere olan korkuyu sıfırlamıştı. Onların yürekleri, sadece ALLAH korkusuyla doluydu.

OSMANLI’DAN YİĞİTLİK ABİDELERİ

Baştan sona İslâm zamanı, gönülleri îman heyecanıyla dolu mü’minlerin sergilediği kahramanlık destanlarıyla doludur. Biz, ecdâdımız Osmanlı’dan birkaç örnek vermekle iktifâ edelim:

Kânûnî Sultan Süleyman, son seferi olan Zigetvar’a çıkacağı vakit, Sadrâzam Sokullu, huzûruna gelmiş olarak:

“–Sultânım! Ümmete sayısız zaferler armağan ettiniz! Yoruldunuz! Ömrünüzü âlem-i İslâm’a vakfettiniz! Bu seferin meşakkatine bu yaşta katlanmanız müşküldür. Bu sebeple siz, İstanbul’da kalıp idareye devam ediniz. Ben ve vezirler, paşalar sefere iştirâk edelim. Gözünüz arkada kalmasın!..” diyince, yüce hâkan Kânûnî, Sokullu’ya şu cevabı verdi:

“–İyi dinle Sokullu! Bu vasiyetimi, benden sonrasında gelecek nesle de aktar! Bir pâdişah, dâimâ asker evlatlarıyla beraber sefere çıkmalıdır. Asker, pâdişâhını yanında görünce şecaati artar! Düşman ise, pâdişah sefere iştirâk etmiş olduğu için karşısındaki orduyu fazlaca kuvvetli görür. Kuvve-i mâneviyyesi bozularak cesareti kırılır. Harbi kazandıran aslolan sâik, mânevî kuvvettir!

Bizlerin çocuk yaştan beri devlet idâresinde sayısız tecrübemiz vardır. Seferlerde bu tecrübeye âcil gereksinim duyulan durumlar meydana gelebilir. Anlamış olur, dakikalar fazlaca vakit kaderin akışını tâyin eder. Bu sebeple, yaşlı olmama karşın sefere iştirâk edeceğim!..

Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem, yarın rûz-i mahşerde fâtih ecdâdımın huzûruna iyi mi çıkabilirim?!.”

Sokullu da:

“–Karar pâdişâhımındır.” diyerek sükût etti.

Kanûnî’nin ilerleyen yaşı sebebiyle aylar devam eden bir yolculuğu, at sırtında tamamlayabilmesi oldukça zordu. Bunun için, at üstünde dik durabilsin ve askerlere dinç görünebilsin diye, sırtına dönem benzer biçimde urgan sardılar.

Sefere çıkıldı. Mevsim yağışlı idi. Bir ara top otomobilleri bataklığa saplandı. Hayvanların fizikî gücü, topları bataklıktan kurtarmaya kâfî gelmedi. Ordu ilerlemişti; o yörede azca sayıda asker ve paşalar vardı. Sultan buyruk verdi:

“–Tüm yüksek rütbeli erkân, paşalar dâhil, hepimiz bataklığa girsin! Top otomobillerine omuz versin!”

Hepsi soyunup bataklığa girdiler. Top otomobilleri o mânevî coşku ile bataklıktan çıkarıldı. Sultan, vak’anüvise (devlet tarihçisine) dönerek dedi ki:

“–Yaz! Gelecek nesil ibretle okusun ve uygulama etsin! Kânûnî’nin paşaları ve vezirleri bataklığa girdi, top otomobillerine omuz verdi. Bir fâcia Allâh’ın izniyle böylece atlatıldı.”

ZAFERE DOYMAYAN YİĞİT

Yıldırım Bâyezîd Han, Niğbolu zaferinde birçok asilzâde ve şövalyeyi tutsak almıştı. Esirlerin içinde Fransızların meşhur şövalyesi Korkusuz Jan (Jean) da vardı. Yıldırım Bâyezîd Han, onları, fidye karşılığı özgür bıraktı. Ek olarak memleketlerine dönecekleri gün, hepsine bir ziyâfet verdi. Tüm şövalyeler, Sultân’ın bu insânî muâmelelerine mukâbil, kendilerinin esirlere yaptıkları fenâ davranış ve zulümleri düşünerek son aşama utangaç oldular ve:

“–Şu andan itibâren, Anadolu ve Rumeli’nin Hâkânı Yıldırım Bâyezîd Hân’a karşı gelmeyeceğimize ve ona karşı silâh kullanmayacağımıza dâir nâmus ve şerefimiz üstüne yemin ediyoruz!..” dediler.

Onların minnet altında söylemiş olduğu bu sözler üstüne, küffâra karşı görkemli bir cesâret âbidesi olan Yıldırım Bâyezîd Han, gür sesiyle şövalyelere şöyleki hitâb etti:

“–Avrupa’da korkusuz lâkabını almış olan Jan ve arkadaşlarının, bana karşı silâh kullanmayacaklarına dâir etmiş oldukları yeminleri geri iâde ediyorum. Gidiniz; tekrardan ordular toplayınız ve üzerime geliniz! Biliniz ki, bu hareketiniz bana bir kez daha zafer kazanma imkânı verecektir. Zira ben, Allâh’ın dînini yüceltmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için dünyaya gelmiş olduğumun şuurunda bir sultânım. Bu itibarla, Hazret-i Allâh’ın yardım ve nusreti bizimledir. Ve bir kimsenin ki yardımcısı ALLAH’tır, elbet onu yenebilecek hiçbir kuvvet ve kudret yoktur!..”

GERÇEK MÜMİNLERİN TEK KORKUSU

Hâsılı, gerçek mü’minler yalnız ALLAH’tan korkarlar ve O’na tevekkülleri sebebiyle başka hiçbir şeyden korku duymazlar. Cesaret ve metânetle Allâh’ın emirlerini uygulama ederler. Şecaatlerini firâset ve basîretle kullanarak, nerede iyi mi hareket etmek îcâb ediyorsa öyleki davranırlar. Ve bilirler ki Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî yardımı, dâimâ korkaklığı bertaraf eden îmanlı gönüllerin üstüne inmektedir. Çanakkale Savaşı’nda ve 15 Temmuz 2016’da olduğu benzer biçimde…

Yâ Rabbi! Bizleri âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve eli kolu dökülür derecede tâkatsizlikten Sen muhâfaza eyle!

Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Genç Dergisi 121. Sayı Ekim 2016