Peygamberliğinin dördüncü senesinde Mekkeli müşriklerin daveti engelleme ve Peygamber Efendimiz ile uzlaşma gayretleri…

Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiçbir şeye aldırmadan İslâm’ı teblîğe devâm edişi, müşrikleri çileden çıkarıyordu. Müslümanlara ateş püskür­meye başladılar. Çünkü yeni gelen dîn, menfaatlerine dokunmaktaydı. Hemen Ebû Tâlib’e koştular. Durumu anlatıp yeğenine mânî olmasını istediler. Ebû Tâlib, onları nezâketle savdı. Hazret-i Peygamber’e de hiçbir şey söylemedi.

Böylece hiçbir şeyin değişmediğini gören müşrikler, tekrar Ebû Tâlib’e geldiler ve:

“–Ey Ebû Tâlib! Artık tahammülümüz kalmadı! Biliyorsun ki kardeşinin oğlu, bizim dînimizi ve ilâhlarımızı kötülü­yor. Bizi de ahmaklıkla suçluyor. Eğer yeğenini şu yaptıklarından vazgeçirmez­sen, hem sana hem de O’na karşı geleceğiz. Ya O’nu bu işten vazgeçir, ya da O’nun üzerinden himâyeni kaldır! Biz O’nun hakkından geliriz…” dediler.

Ebû Tâlib, bu sözler üzerine Allâh Resûlü’ne -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müşriklerin tavırlarını nezâketle anlattı. O’nu himâyeden vazgeçmemekle berâber müşriklere karşı koymak istemediğini de hissettirerek:

“–Beni de kendini de koru!” dedi.

Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok üzüldü. Çünkü amcasının sözleri, gerektiğinde kendisini korumaktan vazgeçeceği mânâsına da geliyordu. Mübârek gözleri nemlendi. Zîrâ Müslümanlar henüz zayıftılar. Servet ve kuvvete râm olmuş bulunan Kureyş’in azgın müşriklerine karşı koyacak güçleri yoktu.

“…YALNIZ O’NA YÖNEL”

Bu esnâda Resûlü’nün içine düştüğü zorluğu aşabilmesi için Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتِيلاً رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلاً

“Rabbinin ismini zikret! Her şeyi bırakıp bütün varlığınla yalnız O’na yönel! O (Allâh ki), doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nun himâyesine sığın!” (el-Müzzemmil, 8-9)

Bunun üzerine Allâh Resûlü’nün -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hüznü dağıldı. Sarsılmaz bir îman ve üstün bir şecâatle, amcası Ebû Tâlib’e şu meşhur sözlerini söyledi:

“–Ey amcacığım! Allâh’a yemin ederim ki, bu adamlar, bir elime Güneş’i, bir elime de Ay’ı koysalar, ben yine bu dâvetten vazgeçmem!”

Bu sözlerinin ardından nemli gözlerle oradan ayrıldı. Böylesine bir cevap beklemeyen Ebû Tâlib âdeta sarsıldı. Îmân etmemişti, ama Hazret-i Peygamber’i evlâdı gibi severdi. Hem vefât etmeden az evvel oğullarını toplayıp Hazret-i Peygamber’i hangisinin himâyesine alacağını soran babası Abdülmuttalib’e:

“–Babacığım! Biliyorsun zengin değilim, fakat yumuşak kalpli ve şefkat sâhibiyim. Kardeşimin oğluna bakmayı canıma minnet bilirim. Bu hususta sana söz veririm; O’nu bana emânet et!..” diye teminat vermişti.

Bu yüzden Âlemlerin Efendisi’nin böyle mahzun bir şekilde yanından ayrılmasına Ebû Tâlib’in merhametli yüreği dayanamadı, O’nun ardından haykırdı:

“–Ey kardeşimin oğlu! Gel, istediğini söyle! Yemin ederim ki, hiçbir şey karşısında Sen’i onlara teslîm etmem!” (İbn-i Hişâm, I, 276-278; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 96-97)

Müşrikler arzularına nâil olamayınca Velîd bin Mugîre’nin oğlu Umâre’yi Ebû Tâlib’e götürdüler ve:

“−Bu Umâre, Kureyş gençlerinin en güçlü ve en yakışıklısıdır. Sen bunu al, onun aklından ve kuvvetinden istifâde et! Senin evlâdın olsun. Baba ve atalarının dînine karşı çıkan, kavmini bölen, fikirlerini hiçe sayan şu yeğenini bize teslîm et, O’nu öldürelim!” diyerek ahmakça ve rezil bir teklifte bulundular.

Ebû Tâlib:

“−Vallâhi siz bana ne kötü bir şey teklif ediyorsunuz! Siz bana oğlunuzu vereceksiniz, ben onu sizin için besleyeceğim. Ben de oğlumu size vereceğim, siz ise O’nu öldüreceksiniz öyle mi? Böyle bir şey kesinlikle olamaz!” cevâbını verdi. (İbn-i Hişâm, I, 279; İbn-i Sa’d, I, 202)

Müşrikler Ebû Tâlib’e:

“−Muhammed’e haber gönder, gelsin de O’na insaflı tekliflerde bulunalım.” dediler.

Amcası haber salınca Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen geldi. Ahnes bin Şerîk:

“–Sen bizi ve ilâhlarımızı yermeyi bırak, biz de Sen’i ve İlâh’ını rahat bırakalım!?” dedi.

Resûlullâh Efendimiz başını kaldırıp semâya baktı ve:

“–Şu Güneş’i görüyor musunuz?” diye sordu.

“−Evet, görüyoruz.” dediklerinde Allâh Resûlü, İslâm dîninin yüceliğini ve istikbaldeki durumunu en güzel şekilde ortaya koyan şu derin cevâbı verdi:

“–Peki ben sizin bu Güneş’in ışıklarından istifâde etmenize mânî olabilir miyim?”

Ebû Tâlib:

“−Allâh’a yemin ederim ki, kardeşimin oğlu bize hiçbir zaman yalan söylememiştir!” dedi.

Nasipsiz müşrikler öfkeyle kalkarak Âlemlerin Efendisi’nin huzûrundan ayrıldılar. (İbn-i İshâk, s. 136; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 92; İbn-i Sa’d, I, 202-203)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, bundan sonra Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin Hicr mevkiinde toplanarak, Peygamber Efendimiz’i görür görmez hep birden saldırıp öldüreceklerine dâir, Lât, Menât, Uzzâ, Nâile ve İsâf adlı putları üzerine yemin ettiler. Herkes kendi payına düşen kan bedelini ödeyeceğini de taahhüd etti.

Bunu haber alan kerîmesi Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, ağlayarak Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanına geldi. Kavminin yapmış oldukları menfur antlaşmayı babasına haber verdi.

Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- su isteyerek abdest aldı. Sonra doğruca Mescid-i Harâm’a gitti.

Müşrikler, Peygamber Efendimiz’i gördüklerinde heyecanla:

“−İşte bu O!” dediler.

Fakat Âlemlerin Efendisini olanca heybetiyle karşılarında görünce, aldıkları karara rağmen bir anda bakışlarını yere indirdiler ve başlarını önlerine eğdiler. Hiçbiri yerinden kalkmaya cesâret edemedi. Gözlerini kaldırıp Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüzüne dahî bakamadılar. Efendimiz yanlarına gelip önlerinde durdu. Sonra yerden bir avuç toprak alıp:

“−Yüzünüz kara olsun!” buyurarak onlara doğru saçtı.

O gün kendisine toprak tânesi isâbet eden müşriklerden her biri, Bedir Harbi günü kâfir olarak öldürülüp Cehennem çukuru misâli bir kuyuya dolduruldu. (Ahmed, I, 303)

Bu hâdisenin ardından Ebû Tâlib, Hâşimoğulları ile Muttaliboğulları’nı çağırdı. Onlardan âile şerefi adına Hazret-i Peygamber’i -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kureyşlilere karşı muhâfaza etmelerini istedi. Ebû Leheb’in dışında hepsi kabûl ettiler.[1]

MÜŞRİKLERİN UZLAŞMA TEKLİFLERİ

Ebû Tâlib’e yaptıkları mürâcaatların fayda vermediğini gören müşrikler, bu sefer doğru­dan doğruya Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e giderek:

“–Sen, soyca temiz, mevkîce yükseksin! Şimdiye kadar Araplar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?

Zengin olmak için böyle yapıyorsan, sana istediğin kadar mal verelim. Kabîleler arasında Sen’den zengin kimse bulunmasın!

Reislik arzusundaysan, hemen Sen’i kendimize baş yapalım; Mekke’nin hâkimi ol!

Şâyet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen, sana Kureyş’in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim!

Eğer cinlerin, şeytanların şerrine uğramışsan, hekimlere götürelim. Sen’i kurtarmak için her fedâkârlığa katlanalım.

Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki, gel bu dâvâdan vazgeç!” dediler

Zavallı müşrikler, insanın en büyük handikapları olan mal-mülk, mevkî ve kadın ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dâvâsından vazgeçireceklerini zannediyorlardı.

Onlar, her zaman adam avlama vâsıtası olarak kullandıkları bu üç teklife, Peygamber Efendimiz’in de “hayır” diyemeyeceğini düşünüyorlardı.

Servet, şöhret ve şehvet, ekseriyetle insanoğlunun irâdesini eriten üç bü­yük nefsânî tuzaktır. Fakat müşrikler, Allâh Resûlü’nün nûrlu hayâtında bu ve benzeri süflîlik­lerin hiçbir zaman yeri olmadığını nasıl da kavrayamıyorlardı?..

Nitekim Allâh Resûlü’nün -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gâyet açık ve net olan cevâbı da bu hakîkati haykırıyordu:

“–Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal, ne mülk, ne saltanat ve ne de reislik! Benim tek istediğim şudur: Putlara tapmaktan vazgeçiniz, yalnız bir olan Allâh’a ibâdet ediniz!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 99-100)

Müşrikler ise, nefislerine râm oldukları için O’nun ulvî dâvâsını bir türlü idrâk ede­miyorlar, kendisinden putlara tapmasını bile isteyecek kadar ileri gidiyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi, onlara kendisini şu şekilde takdîm ediyordu:

قُلْ اِنِّى نُهِيتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَمَّا جَاءَ نِىَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبِّى وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

“De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allâh’ı bırakıp taptıklarınıza ibâdet etmekten kesinlikle menedildim ve ben, Âlemlerin Rabbine teslîm olmakla emrolundum.” (el-Mü’min, 66)

قُلْ اِنَّمَا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللهَ وَلاَ اُشْرِكَ بِهِ اِلَيْهِ اَدْعُو وَاِلَيْهِ مَآبِ

“…De ki: Ben ancak Allâh’a kulluk etmekle ve O’na aslâ ortak koşmamakla emrolundum. Ben yalnız O’na çağırıyorum ve dönüşüm O’nadır.” (er-Ra’d, 36)

اِنَّمَا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ رَبَّ هذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِى حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَىْءٍ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَاَنْ اَتْلُوَ الْقُرْاَنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَاِنَّمَا يَهْتَدِى لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّمَا اَنَا مِنَ الْمُنْذِرِينَ

“Ben ancak bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine -ki O burayı dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zâten O’na âittir. Bana Müslüman olmam ve Kur’ân okumam emredildi. Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa, de ki: Ben sâdece îkâz edenlerdenim!” (en-Neml, 91-92)

قُلْ اِنَّنِى هَدينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ اِبْرَهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قُلْ اِنَّ صَلاَتِى وَنُسُكِى وَمَحْيَاىَ وَمَمَاتِى لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا اَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ قُلْ اَغَيْرَ اللهِ اَبْغِى رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَىْءٍ

“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dîne, Allâh’ı tevhîd eden İbrâhîm’in dînine hidâyet etti. O, aslâ müşriklerden değildi.

De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayâtım ve ölümüm hepsi Âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sâdece bu emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.

De ki: Allâh her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka Rab mı arayacağım?…” (el-En’âm, 161-164)

قُلْ هذِهِ سَبِيلِى اَدْعُو اِلَى اللهِ عَلَى بَصِيرَةٍ

“De ki: Benim yolum (işte) budur! Ben basîret üzere Allâh’a çağırıyorum…” (Yûsuf, 108)

قُلْ مَا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَا اَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

“De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğinden bir şey iddiâ eden ve ol­duğundan başka görünen kimselerden de değilim.” (Sâd, 86)

MÜŞRİKLER NE İSTİYORDU?

Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu kat’î tavırları karşısında müşrikler, hiç olmazsa putlarının kötülenmesi meselesine çözüm getirmek istediler. Hazret-i Peygamber’den, putlarını zemmetmekten vazgeçmesini taleb ettiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle bu­yurdu:

فَلاَ تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

(Hakîkati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, Sen yumuşak davranasın, onlar da Sana yumuşak davransınlar.” (el-Kalem, 8-9)

Yâni İslâm hakîkatini kabullenemeyen müşrikler, menfaatleriyle çatışan âyetleri terk etmesi şartıyla, Peygamber Efendimiz’le bir uzlaşma zemininde buluşabileceklerini ve bu takdirde kendisiyle gâyet güzel geçinebileceklerini ifâde ediyorlardı. Fakat âyet-i kerîmelerdeki hüküm gâyet açıktı:

اِذًا لاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا

(Eğer böyle yapsaydın) o zaman hiç şüphesiz (Biz de), Sana hayâtın ve ölümün sıkıntılarını (bunaltan azâ­bını) kat kat tattırırdık. Sonra Biz’e karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (el-İsrâ, 75)

TEVHİDDEN TAVİZ VERMEK YASAK!

Yâni tevhîdden tâviz vermek, bu zor zamanlarda bile yasaklanmıştır. Çünkü bu, dînin daha tam kurulmadan tahrîbe uğraması demek olurdu ki, müşriklerin çirkin emelleri de zâten buydu. Fakat istediklerine nâil olamadıkça taleplerini câhilâne bir şekilde sıklaştırıp büyütüyorlar, putlarının durumlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Bunun için şu gülünç teklifi yapacak ka­dar ileri gittiler:

“–Sen bizim putlarımıza tap; biz de Sen’in Allâh’ına ibâdet edelim. Böylece aramız­daki ihtilâf kalkar!” dediler.

İslâm’ın rûh ve mantığına tamâmen zıt olan bu teklife de Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle cevap verdi:

قُلْ يَااَيُّهَا الْكَافِرُونَ لاَ اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ وَلاَ اَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدتُّمْ وَلاَ اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِىَ دِينِ

“De ki: «Ey (câhil ve ahmak) kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuza tapmam! Benim taptığıma da sizler tapmazsınız! Ben sizin taptığınıza tapacak değilim! Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz! Sizin dîniniz size, benim dînim banadır!»” (el-Kâfirûn, 1-6)[2]

Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüce dâvetine başlangıçta fakir, köle ve zayıf kimseler îmân ettiler. Bununla birlikte Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- gibi, zengin­lerden îmân edenler olmuşsa da bunların sayıları pek azdı.

NEBEVİ AHLAKIN TEZAHÜRÜ

Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, müşrikler tarafından uzlaşmak için yapılan mal, makam gibi her türlü teklifi reddetmesi, O’nun, -bâzılarının iddiâlarının zıddına-, zenginlik veya lider­lik elde etmek niyetinde olmadığını apaçık bir sûrette ortaya koymaktadır. Zîrâ Âlemlerin Efendisi’nin günlük hayâtı, elinde her türlü imkân bulunduğu zamanlarda bile, fakirlerin hâlinden farksızdı. Şüphesiz bu durum, O’nun zühd, tevâzû ve kanaat gibi nebevî ahlâkının bir tezâhürüydü.

Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- isteseydi Kureyşlilerin başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabûl ederek bu imkân ve kuvveti ileride İslâm’ın teblîği için bir vâsıta olarak kullanabilirdi. Lâkin Varlık Nûru Efendimiz, böyle bir siyâsete girmeye ve bunu dâ­vâsına âlet etmeye aslâ râzı olmadı. Çünkü İslâm, her türlü gâye ve vâsıtayı kullan­ma husûsunda, dînin haysiyet ve şerefine sadâkat kâidesini dâimâ muhâfaza etmiştir. Bu sebeple Müslümanlar, birçok durumda fedakârlık ve cihâda mecbur kalırlar. Çünkü tâkib ettikleri yol, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan sırât-ı müstakîmdir.

[1] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 281; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 65.

[2] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 386.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları