İkinci şerh-i sadr: Kalb-i Nebî’nin merhamet, şefkat ve rahmet ile doldurulması…

Ebû Hüreyre[1] -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi.

Bir gün Fahr-i Kâinât Efendimiz’e:

“−Yâ Resûlallâh! Nübüvvetle alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.

İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-şöyle buyurdu:

“−Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim.

Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim.

Başımın üstünden gelen bir sesle irkildim.

Bir adam diğerine sordu:

“−Bu, O mu­dur?”

Öteki cevap verdi:

“−Evet, bu O’dur.”

O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler, kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim el­biselerle karşıma çıktılar.

Yürüyerek bana doğru gelen o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını hiç hissetmedim.

Biri ar­kadaşına:

“−Haydi O’nu yere yatır!” dedi.

Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve güçlükle karşılaşmadım.

Yine biri diğerine:

“−Haydi göğsünü aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de bir acı hissettim.

Ona yine şöyle dedi:

“−Haydi, oradaki kin ve hasedi çıkar!”

O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu fırlatıp attı.

 “−Haydi, şimdi onun ye­rine şefkat ve merhameti yerleştir!” dedi.

Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm.

Sonra sağ ayağımın baş parmağını tutup oynattı ve:

“−Haydi selâmetle git!” dedi.

Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu idi.

Ondan sonra da hep kü­çüklere karşı şefkat, büyüklere karşı da merhamet hissettim.” (Ahmed, V, 139; Heysemî, VIII, 223)

[1] Ebû Hüreyre’nin -radıyallâhu anh-önceki ismi Abdüşems idi.

Müslüman olduktan sonra Abdurrahmân adını aldı.

Bir gün elbisesinin içinde bir kedi götürüyordu.

Kendisini gören Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O nedir?” diye sordu. Ebû Hüreyre:

“–Kedi” cevâbını verdi. Bunun üzerine Allâh Resûlü ona “Kedicik babası” anlamında “Ebû Hüreyre” diye lâtîfe yaptı.

O günden sonra bu künye ile tanındı ve asıl ismi unutuldu.

Kendisine isminden ziyâde Resûl-i Ekrem’in verdiği bu künye ile hitâp edilmesini isterdi.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, hicretin yedinci senesinde Medîne’ye geldi.

Mescid-i Nebevî’nin sofasında yatıp kalkan ve kendilerine Ashâb-ı Suffe denen fakir müslümanlardan biriydi.

Gece gündüz Peygamber Efendimiz’den ayrılmaz, ondan duyduğu hadîsleri öğrenmeye çalışırdı.

Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisinden ve diğer büyük sahâbîlerden duyduğu mükerrerleriyle birlikte 5374 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

Böylece ashâb-ı kirâmdan en çok hadîs rivâyet eden o olmuştur.

Hicrî 59 senesinde Medîne’de 78 yaşında iken Allâh’ın rahmetine kavuşmuştur.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları