Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hirâ’da Rabbiyle baş başa kaldığı inzivâ dönemi, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer.

Burası, keyfiyeti insanlığa ebediyyen meçhul kala­cak olan bir tekevvünün (var oluşun) mekânıdır.

Nübüvvet-i Muhammediyye’nin zuhûru yaklaştıkça Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sık sık inzivâya çekilir ve uzun müddet tefekkür deryâsının derinliklerine dalardı.

Zaman zaman evinden çıkar, Mekke’den uzaklaşır, sessiz ve sâkin yerlere doğru giderdi.

Bu esnâda rastladığı ağaç ve taşlar: “es-Selâmü aleyke yâ Resûlallâh!” diyerek kendisine selâm verirlerdi.

Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz hemen etrâfına bakar, fakat ağaç ve taştan başka bir şey görmezdi.[1]

Nitekim Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ben Mekke’de bir taş bilirim ki peygamber olarak gönderilmeden evvel bana selâm verirdi. Onu(n yerini) şimdi de biliyorum.” buyurmuşlardır. (Müslim, Fedâil, 2)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da şöyle anlatır:

“Peygamber Efendimiz ile birlikte Mekke’de idim. Berâberce Mekke’nin bâzı yerlerine gittik. Dağların ve ağaçların arasından geçiyorduk.

Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in karşılaştığı bütün dağlar ve ağaçlar: «es-Selâmü aleyke yâ Resûlallâh!» diyordu.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626)

PEYGAMBERİMİZİN İNZİVAYA ÇEKİLMESİ

Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, Ramazan aylarında Hirâ Mağarası’nda[2] bir ay îtikâfa çekilirdi.

Bu esnâda kendisi ne gelen fakir ve miskinleri doyurur, ihtiyaçlarını karşılardı.

Îtikâftan çıkıp da evine gelmeden önce Kâbe’yi tavâf ederdi.[3]

Kavminin putlara taptığını gördükçe, onlardan uzaklaşmayı, halvet ve uzlete çekilmeyi daha çok arzu ederdi.

O’nun bu uzletlerindeki ibâdeti, tefekkür etmek, atası İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek şeklindeydi.[4]

Resûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, Hirâ’ya giderken yanına bir miktar azık alırdı. Azığı tükenince Hazret-i Hatîce’nin yanına döner, yiyecek bir şeyler alır, tekrar giderdi.[5]

Hirâ’ya bâzen Hazret-i Hatîce ile berâber gittiği de olurdu.[6]

Fahr-i Kâinât -aleyhi efdalü’s-salevât- Efendimiz halvette iken ışıklar görür, sesler işitirdi.

Bunların cin ve kehânetle alâkalı şeyler olduğunu zannederek korkardı. Hazret-i Hatîce’ye:

“−Ey Hatîce! Kâhin olacağım diye korkuyorum. Vallâhi, şu putlardan ve kâhinlerden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!” der, o da:

“−Ey amcamın oğlu![7] Öyle söyleme! Allâh Sen’i hiçbir zaman kâhin yapmaz…” diyerek tesellî ederdi. (İbn-i Sa’d, I, 195)

PEYGAMBER EFENDİMİZ HİRA’DA NE YAPARDI?

Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hirâ’da Rabbiyle baş başa kaldığı inzivâ dönemi, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer.

Burası, keyfiyeti insanlığa ebediyyen meçhul kala­cak olan bir tekevvünün (var oluşun) mekânıdır.

Îmânın tohumları burada atılmış, ebedî saâdet meş’alesi burada tutuşturulmuş ve hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’in beşeriyete armağan edilmesine yine burada başlanmıştır.

Hazret-i Peygamber’i -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hirâ’ya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık, zulüm ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil merhamet idi.

Hakîkatte ise, insanlığa ebedî bir saâdet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’in, nezd-i ilâhî­den kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi.

Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyânın topraklanmasına benzer bir mânevî şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında mahrem bir sır olması, onun göz­lerden uzak bir mağarada tecellîsini îcâb ettirmişti.

Hirâ dönemi, vahye muhâtab olmanın, sıradan insanlar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsundaki fıtrî istîdâdın zâhire çıkma mevsimi idi.

Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi…

Bu sırrı lâyıkıyla istiâb edebilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parça­lanmayacak bir idrâk ve yine onu kâmilen ifâde edebilecek bir beşerî lâfız tasavvur olunamaz.

PEYGAMBERLİĞE GİDEN YOL

Resûlullâh’ın -aleyhissalâtü vesselâm- Hirâ’daki uzlet ve inzivâsından ve daha sonraki dönemlerde de muntazam olarak îfâ ettiği îtikâflarından anlıyoruz ki, bir Müslüman ne kadar ibâdet ederse etsin, zaman zaman uzlete çekilerek nefis muhâsebesi yapıp, kâinattaki ilâhî kudret akışlarını tefekkür etmeden tam mânâsıyla kemâle eremez.

Bu, her mü’minin yapması îcâb eden asgarî bir vazîfedir.

İnsanlara rehber olacak kimseler ise bu tefekkür, tahassüs ve muhâsebeye daha çok muhtaçtırlar.

Kur’ân-ı Kerîm, ilk âyetinden son âyetine kadar insanoğluna tefekkür tâlîmi yaptırarak düşüncenin merkezine Rabbe kulluğu yerleştirmeyi telkîn eder.

Bu sûretle îman bir lezzet hâline gelir.

Kul her zaman ve mekânda Hakk’ın rızâsını arama gayreti içinde olur.

Neticede de ilâhî azamet ve kudret akışlarının kalpteki hikmet tezâhürleri ile kul Hakk’a yakınlaşarak vuslata nâil olur.

Mü’min için en mühim hususlardan biri de muhabbetullâhtır.[8] Allâh sevgisini kazanabilmenin, îmandan sonra yegâne âmili, Allâh’ın lutuf ve ihsanlarını devamlı olarak düşünmek, O’nun azameti ve kudreti üzerinde tefekkür etmek, sonra da kalp ve dil ile O’nu bol bol zikretmektir.[9] Bunlar ise tam mânâsıyla, dünyâ meşgale ve âlâyişinden kalbi muhâfaza edip, halvet ve uz­lete çekilmekle mümkün olur.

Burada şunu da ifâde etmek lâzımdır ki, halvetten maksat, insanlardan uzaklaşmak, cemiyetten kaçarak dağları ve mağaraları vatan edinmek değildir.

Bu şekilde hareket etmek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının tatbîkâtına ters düşer.

Nitekim Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlardan uzak durup ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 55)

Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat koyun gütmesi, Ficâr Harbi ve Hılfu’l-Fudûl’e iştirâk etmesi, ticârî hayâtı ve Kâbe’nin yeniden inşâsında fiilen çalışması gibi pek çok faâliyeti, O’nun nübüvvetten önce de dâimâ hayâtın içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

O, cemiyetinin bütün fazîletlerine iştirâk etmiş, kötülüklerinden ise uzak durmuş, hiçbir zaman onlara yaklaşmamıştır.

Halvet ve uzlete çekilmekten maksat, hâlini ıslâh etmektir.

Şifâ bulmak için alınan ilâç, vaktinde ve kâfî miktarda olmalıdır.

Haddinden fazla alındığı takdirde fayda yerine zarar vereceği muhakkaktır.[10] [1] İbn-i Sa’d, I, 157.

[2] Hirâ, Resûlullâh’a-sallâllâhu aleyhi ve sellem- ilk vahyin geldiği mağaranın bulunduğu dağın ismidir.

Hirâ Dağı, Mekke’nin kuzeydoğusunda yaklaşık 5 km. uzaklıktadır.

Cebel-i Nûr ismiyle de bilinir. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hayâtında mühim bir yeri bulunan Hirâ Mağarası, dağın zirvesinin birkaç metre kadar aşağısındadır.

Bu mekân, aslında üst üste yığılı kaya blokları arasında kalmış tünele benzer bir boşluktan ibârettir.

Ön tarafındaki açıklıktan Kâbe görülmektedir.

Yüksekliği bir kişinin başı tavana değmeden ayakta durabileceği kadar, genişliği ise yere uzanabileceği kadardır.

Bu mağara, Kâbe’nin göründüğü, çevreye hâkim bir mevkîde olup tefekküre müsâit bir mekândır.

Peygamber Efendimiz’den önce de Mekke’deki hanîfler Hirâ Dağı’nda zaman zaman inzivâya çekilirlerdi.

Hazret-i Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib de bunlardan biriydi.

O, Allâh’ın varlığına, cezâ ve mükâfât yeri olarak âhiretin mevcûdiyetine inanmış, zaman zaman Hirâ Dağı’ndaki mağaraya çekilip kendini ibâdete vermişti. (Fuat Günel, DİA, “Hira” md., XVIII, 121-122)

[3] İbn-i Hişâm, I, 253-254.

[4] Aynî, I, 61; XXIV, 128.

[5] Müslim, Îman, 252.

[6] İbn-i Hişâm, I, 254.

[7] “Amcamın oğlu”, “kardeşimin oğlu” gibi tâbirler, Araplar arasında yaygın olarak kullanılan hitap tarzlarıdır. Çoğu zaman sıhrî bir akrabâlığı ifâde etmemektedir.

[8] Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, duâlarında Allâh Teâlâ’nın muhabbetini talep ve niyâz ederek:

اَللّهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَالْعَمَلَ الَّذِى يُبَلِّغُنِى حُبَّكَ.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ حُبَّكَ اَحَبَّ اِلَىَّ مِنْ نَفْسِى وَاَهْلِى وَمِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ.

“Allâh’ım! Sen’den sevgini, Sen’i sevenlerin sevgisini ve Sen’in sevgine ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allâh’ım! Sen’in sevgini bana nefsimden, âilemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” buyururdu. (Tirmizî, Deavât, 72)

[9] İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللهَ ذِكْرًا كَثِيرًا “Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin!” (el-Ahzâb, 41) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde şöyle demiştir:

“Allâh Teâlâ kullarına farz kıldığı her farîzaya belli bir sınır tâyin etmiştir. Bu hususta özür sâhibi olanların özürlerini de kabûl etmiştir. Ancak zikir bunun dışındadır.

Allâh Teâlâ onun için nihâyetine erişilebilecek bir sınır tâyin etmemiştir.

Aklını kaybedenden başka zikri terk eden hiç kimsenin özrünü de kabûl etmez.

İnsanlara her hâlükârda zikir hâlinde olmalarını emretmiştir.” (Taberî, XXII, 22; Kurtubî, XIV, 197)

[10] Bûtî, s. 79-82.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları